Ana Sayfa arrow TGS'den Haberler arrow TGS EFJ KONGRESİNE EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR

 
 
Ana Sayfa
ÜYE OLUN
Genel Merkez
Şubeler
İletişim
Açıklamalar
Duyurular
TGS'den Haberler
Belgeler
Formlar
ATV - SABAH GREVİ
AB PROJESİ (2009-10)
Dayanışma Grubu
Tarihçe
Sıkça Sorulan Sorular
Web Bağlantıları

 
 
 
 

TÜRKİYE'DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
PROGRAMI

DESTEKLEYEN

ORTAK KURULUŞ


 
 
 
 

BASIN gazetesi
(Nisan 2009)

BASIN Gazetesi
(Mart 2009)

 
 
 
 

Siteyi Yer İmlerime ekle
Açılış Sayfam yap
Ziyaretçi: 1284941
Sitede 19 misafir çevrim içi

 
 
 
 
Yazdır E-Posta

TGS EFJ KONGRESİNE EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR

     (16 Nisan 2010)

     Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın  (TGS) ev sahipliğinde, Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ) Genel Kurulu İstanbul'da başladı.
     TGS Başkanı Ercan İpekçi ve EFJ Başkanı İsveçli gazeteci Arne König’in açış konuşmasıyla başlayan, EFJ Genel Kurulu’nun bu yılki ana temasını “Sendikal Bakışlar: Avrupa’da Gazetecilik ve Basın Özgürlüğü” olarak ele alınıyor.
     “Endüstriyel Tehditler, İşgücü İlişkilerindeki Değişim ve Sendikal Bakışlar” başlıklı oturumda, Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ITUC) Genel Sekreteri Guy Ryder ile Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel konuşma yaptı.
     “Türkiye’de Basın Özgürlüğü ve Demokrasinin Desteklenmesi” başlıklı ikinci oturuma ise sinevizyon aracılığıyla Avrupa Parlamentosu İnsan Hakları Alt Komitesi Başkanı Heidi Hautala, Avrupa Gazeteciler Federasyonu Başkanı Arne König, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde daha önce Türkiye’nin üyesi olarak görev alan Rıza Türmen katıldı.
     EFJ Genel Kurulu, 17 Nisan Cumartesi ve 18 Nisan Pazar günü ise gündemindeki çeşitli önergeleri görüşecek. Tartışılacak konular arasında, Türkiye ve Avrupa’daki basın özgürlüğünün eksikliği ile Türkiye’de gazetecilerin sendikal haklarını kullanmasında karşılaşılan güçlüklere ilişkin önergeler de yer alıyor.
     Toplantıya, EFJ üyesi Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gazeteci, delege ve gözlemci olmak üzere 100 civarında gazeteci katılıyor.

     -TGS GENEL BAŞKANI İPEKÇİ-


     TGS Genel Başkanı Ercan Sadık İpekçi’nin genel kuruldaki konuşması şöyle:
     Değerli konuklar,
    
Avrupa Gazeteciler Federasyonu Genel Kuruluna hoş geldiniz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine vermiş olduğu birçok kararda şu ifadeler yer almaktadır:
     “İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin 2. paragrafı uyarınca, bu, kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren ‘bilgiler’ ve ‘fikirler’ için değil, aynı zamanda sarsıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar,  bir ‘demokratik toplumun’ olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir.”
     Basın ve ifade özgürlüğü, gazete, dergi, televizyon ve radyo yayınlarının sayısıyla değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararı çerçevesinde ölçülür.
     Basın yoluyla kişilik hakkı ihlallerine kadar varan niteliksiz yayıncılığı ya da halktan bilgi saklamayı, bilgi kirliliğini, siyasi iktidarların ya da çeşitli çıkar çevrelerinin amaçları doğrultusunda yapılan dezenformasyonu, yanıltıcı ve yönlendirici haberleri ve bilgi kirliliğini; basın ve ifade özgürlüğünün ölçütü olarak algılamıyoruz. Eleştirdiğimiz bu tür yayıncılık açısından bakıldığında, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün sınırsız olduğunu yalnızca bu ülkenin Başbakanları söyleyebilir.
     Ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde, insanlığın evrensel kabul görmüş değerlerini, temel insan haklarını, demokratik hukuk devleti ilkelerini dikkate aldığımızda, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü yoktur.
     2005 yılında Avrupa Birliği kazanımlarına uyum adı altında değiştirilen ve AB yetkililerince de alkışlanan Türk Ceza Kanunu değişiklikleri sırasında, siyasi iktidarı ve AB temsilcilerini uyardık: “Bu kanunla cezaevleri gazeteci dolacak ve bu ayıbın sahibi Türk halkı olmayacak” dedik.
     Hükümet temsilcileri ise “uygulamaya bakalım, yargının vereceği içtihatları görelim” dediler. Aradan 5 yıl geçtikten sonra, bugün, Türk cezaevlerinde 40 gazeteci bulunmakta ve tutuklu olarak yargılanmaktadır. Aralarında Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek’in de bulunduğu 40 gazeteci, haklarında verilecek ceza ya da beraat kararını, evlerinde, işyerlerinde değil, cezaevlerinde beklemektedir. Çok sayıda gazeteci, en az 6 ay cezaevinde tutuklu olarak kaldıktan sonra, serbest bırakıldı ancak haklarındaki davalar sürmektedir.
     Tespitlerimize göre, halen gazetecilerle ilgili olarak 688 ceza ve tazminat davası dosyası mahkemelerde görülmektedir. Bu davalar, Avrupa’da sanıldığı gibi Türk Ceza Kanunu’nun “Türklüğü aşağılama” başlıklı 301’inci maddesinden açılmış davalar değildir. Türk Ceza Kanunu’nda 27 madde, basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan ve hapis cezalarını artıran hükümler içermektedir. Ayrıca Terörle Mücadele Kanunu’ndaki hükümler cezaları bir kez daha artırmaktadır. Gazeteciler hakkında açılmış olan davaların çoğu, Türk Ceza Kanunu’nun “gizliliğin ihlali” başlıklı 285’inci maddesi ile “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” başlıklı 288’inci maddesine ve Terörle Mücadele Kanunu’nun “terör örgütü propagandası yapmak” başlıklı 7’nci maddesine dayandırılmaktadır.
     Bu ve diğer maddeler kanunlarda durduğu müddetçe, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün varlığından söz edilemez.
     Bu ortamda, siyasi iktidarın “uygulamayı görelim” yaklaşımının sonucu ise sansür ve otosansürdür. Bazı davalarda, mahkemeler, gazeteciler hakkında hapis cezası verdikten sonra, bu cezanın uygulamasını 5 yıl süreyle ertelemektedir. Yani gazeteci cezaevine konulmamakta, ancak aynı eylemi tekrar gerçekleştirmesi durumunda, her iki cezanın toplamı kadar cezaevinde yatma tehdidi altında tutulmaktadır. Bu tür kararlar, gazeteciye, “yazma, konuşma, eleştirme, yorum yapma” demektir.
    
Türkiye, görevini iyi yaptığı için gazetecileri cezalandıran bir ülke haline dönüşmüştür. Sanırım, işini iyi yaptığı için ceza alan başka bir meslek erbabı dünyada yoktur.
     Bu kanunlarda değişiklik yapılmasına yönelik herhangi bir girişim olmadığı gibi yakın zamanda bu tür değişiklikler yapılacağına ilişkin bir işaret de yoktur.
     Türkiye’de son zamanlarda tartışılan Anayasa değişikliği, basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaları kaldıracak hükümler içermemektedir.
     John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine (On Liberty, 1859) adlı yapıtında, basın özgürlüğünün gerekliliğini üç nedene dayandırmaktadır:
     İlkin, hükümet ya da sivil toplum tarafından yanlış olduğu iddiasıyla susturulan herhangi bir düşünce aslında doğru olabilir… Yanılmazlığı kendi tekeline almak, potansiyel doğruyu ve hakikati baskı altına almak demektir…
     İkincisi, bir düşünce yanlış bile olsa, içinde birkaç dirhem hakikat de bulunabilir. Herhangi bir konuda egemen olan görüş hemen hiçbir zaman hakikatin tamamı değildir… Toplumsal konularda hakikate ulaşabilmek için zıtları birleştirip uzlaştırmak zorunludur…
     Sonuncu olarak, Mill, bir görüş hakikatin ta kendisi olsa bile eğer karşı fikirlerle zorlanmazsa bozularak önyargıya dönüşebileceğine dikkati çekmektedir. Bu durumda, aynı görüşte olmayanlar suskunlaşacaktır. Önyargı başkalarının zihinsel gelişimini durdurup yıldırdığında işler daha da kötüleşecek, insanın kendi kanılarının gerekçesini ve anlamını öğrenme çabası zayıflayacaktır. Mill’e göre, işte o zaman “yerleşmiş görüşlerin derin uykusu”, insan zihninin ahlaki cesaretini ve onurunu egemenliği altına alacaktır.
     Bu görüşler çerçevesinde değerlendirirsek, Türkiye nereye gidiyor?
Türkiye’de, hukuk devletinin tam anlamıyla işlemesi için mücadele veren gazeteciler, aydınlar, toplumsal kesimler vardır.
     Ama Türkiye’de, temel hak ve özgürlükleri sadece “din ve vicdan özgürlüğünden” ibaret kabul ederek büyüyen bir İslami sermaye ve onların medyadaki temsilcileri de vardır.
     Biz, Türkiye’nin karanlığa değil aydınlığa, din devletine değil insanlığın evrensel değerlerine uygun demokratik bir hukuk devleti niteliğine kavuşması için mücadele veriyoruz.
     Almanya’da Naziler iktidarı ele geçirirken, adım adım ilerlediler, kendi hukuk sistemlerini önce küçük, sonra radikal değişikliklerle kurdular. Her ne kadar, kendisini hukuk devleti olarak ilan eden Nazi dönemi hukukunun, akıl ve evrensel değerlere dayanmadığı için “hukuk olmadığı” Nürnberg mahkemelerindeki yargılamalar sırasında tespit edilmiş olsa da, halkın çoğunluğunun desteğiyle iktidara oturduğunu savunan bu zihniyet insanlık tarihinin en büyük katliamlarını yapmak için kendinde meşruiyet buldu.
     Şimdi Türkiye’de Anayasa değişikliği tartışmaları gündemde… Yapılmak istenilen, yargı bağımsızlığına ilişkin alanı genişletmek değil daha da sınırlandırmaktır.
     İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi Almanya’sındaki hukuk düzenini demokratikleştirmek için kullanılan yöntemin, yani o anda görev başında olan tüm yargıç ve savcılara aynı anda el çektirmek yerine, öncelikle yargının üst kademelerinde değişiklik yapma yönteminin, günümüz Türkiye’sinde tam tersine bir amaçla uygulanmak istenmesinden endişe duyuyoruz.
     Çoğunluk her zaman haklı değildir. Çoğunluk kararıyla oluşturulan diktatörlükler de bir hukuk devleti olabilir. Ama gün gelir insanlık, o hukukun “insanlığın akıl yoluyla yarattığı evrensel ilkelere” aykırı olduğu için “hukuk olmadığını” ilan eder. Fakat geride acılarla dolu yıllar kalır.
Şimdi, Türkiye’nin üzerine çekilecek siyah bir örtünün bir ucu Fransa’ya, bir ucu İngiltere’ye, bir ucu Almanya’ya kadar uzanır. Tıpkı, İzlanda’da patlayan yanardağın külleri gibi…
     Tarihin acı deneyimlerini hafızamızda canlı tutarak Avrupa’da yeni karanlık dönemlere gidilmesine izin verilmemesi için hep birlikte mücadele etmeliyiz. Bu, tüm Avrupa halklarının sorumluluğudur.
     Günümüzde, Avrupa Birliği üyeliği sürecini yaşarken, Avrupa’daki egemen güçlerin, kendi ülkelerindeki yüksek standartları, doğu ve güneydoğu Avrupa ülkelerindeki düşük seviyelere çekme çabası içinde olduğunu gözlemliyoruz. AB ülkelerindeki medya çalışanları da çalışma saatlerinin artırılması, ücretlerin düşürülmesi, örgütsüzleştirme, telefon ve e-postaların izlenmesi gibi tehditlerle karşı karşıya kalmaktadır. Doğu ve güneydoğu Avrupa ülkelerinin insanları olarak bizler demokrasi, özgürlükler, çalışma koşulları, sendikal örgütlenme gibi alanlarda daha yüksek standartlara sahip olan AB üyesi düzeyine ulaşmayı hedefliyoruz.
     Onun için bu mücadeleyi hep birlikte vermeliyiz. Batı Avrupalı meslektaşlarımız, kendi yüksek standartlarını korumakta kararlı olmalı, doğu ve güneydoğu Avrupa ülkelerindeki medya çalışanları ise AB standartlarına ulaşma hedefinden asla vazgeçmemelidir.
     Bu toplantıda Avrupalı gazeteciler olarak tüm mesleki sorunlarımızı tartışırken, Türkiye’nin özel koşullarını da değerlendirmeye tabi tutacağız. Türkiye’deki gazetecilerin sorunları, Avrupa’dan ayrı düşünülemez.
     Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü, sadece devlet ile basın arasındaki alanda değil; basın çalışanları ile kendi patronları arasındaki alanda da söz konusu değildir. Örgütlenme hakkı olmayan gazetecilerin, kendi patronlarının çıkarları doğrultusunda yapacağı müdahalelere karşı editoryal bağımsızlıklarını korumaları da mümkün değildir.
     Türk medyasında hakim olan sermaye giderek nitelik değiştirmektedir. İslami sermaye tüm sektörlerde olduğu gibi medya sektöründe de büyüyen bir güce sahiptir.
     Siyasi iktidar yanlısı yayın yapan medya kuruluşlarının kendi aralarında bir kartel oluşturma eğilimi son zamanlarda kendini belli etmektedir. Kartel, hem gazetelerin dağıtımı, hem televizyonların reklam payını belirleyen reyting ölçümlerinin yapılması, hem de medya çalışanlarının istihdam olanaklarının daraltılması, yani bir yayın kuruluşundan ayrılan gazetecinin diğer yayın kuruluşunda çalıştırılmaması gibi gizli ya da açık anlaşmaları kapsamaktadır. 1990’lı yıllarda bu tür kartel denemesi Türk basınında yaşandı. Şimdi medyaya egemen olan islami sermaye sahiplerinin aynı kartelleşme yönünde adımlar attıklarına tanık oluyoruz.
     Türkiye’de islami sermaye, cemaatlerin ve tarikatların koruma kalkanı altında, dünya sermayesiyle, kapitalizmle bütünleşerek büyüyor, ilerliyor.
Endişelerimizi tüm Avrupalı meslektaşlarımızla paylaşabilmek, mücadelemizi sizlerle birlikte güçlendirebilmek, birbirimize cesaret ve güven verebilmek için bugün İstanbul’da toplandık.
     Güzel ülkem Türkiye’ye hoş geldiniz.
     Bu ülkenin güzel insanları, hep güzel kalsın ve güzel düşünceli insanlarca yönetilsin istiyoruz.

< Önceki   Sonraki >
 
 
 
 


GAZETECİLERE ÖZGÜRLÜK
KAMPANYASINI DESTEKLİYORUM
(İmza Formunu İndirin)

Gazetecilere Özgürlük
İmza Çağrısı (22 Haziran 2010)

Gazetecilere Özgürlük
G-9 Ortak Bildirisi (24 Mayıs 2010)

Avrupa Gazeteciler Federasyonu
Genel Kurul Açıklaması (18 Nisan 2010/İstanbul)

Cezaevindeki Gazeteciler (18 Ağustos 2010)
 
 
 
 
resim21.jpg
En Çok Okunan TGS'den Haberler

 
 
 
Genel Başkan : Ercan Sadık İPEKÇİ
Genel Sekreter : Muhittin DOĞAN

Basın Sarayı Kat:2
Cağaloğlu/İstanbul
Telefon:(212) 5140694 - 5140696
Faks:(212) 5114817

Grafik Tasarım : Özgür Güz