Türkiye basın tarihinin en önemli günlerinden biri olan 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü; işsizlik, güvencesizlik, düşük ücretler ve sistematik baskı politikaları eşliğinde karşılıyoruz.
İş güvencesinin bulunmadığı, izin ve kıdem tazminatı haklarının kısıtlandığı, düzensiz maaş ödemeleri ile patronların keyfi kararlarının hüküm sürdüğü 1950’li yıllarda, gazeteciler arasında sendikalaşma ve hak arama fikri hızla yayılmıştı. Bu örgütlü mücadelenin sonucu olarak gündeme gelen 212 Sayılı Basın İş Kanunu’na karşı dokuz gazete patronu, gazetecilere gözdağı vermek için üç gün boyunca gazete çıkarmama kararı aldı. Meslektaşlarımız buna karşılık, İstanbul Gazeteciler Sendikası öncülüğünde üç gün boyunca “Basın Gazetesi” çıkararak tarihsel bir direnişe imza attı.
Gazetecilerin hak mücadelesi ve dayanışma kültürünün ürünü olan 212 Sayılı Basın İş Kanunu, 10 Ocak 1961’de yasalaştı. Uzun yıllar “Basın Bayramı” olarak kutlanan 10 Ocak, zaman içinde iktidarların ve patronların ortaklaşa yürüttüğü politikalarla kazanılmış hakların birer birer geri alınması sonucu, bayram değil “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılmaya başlandı.
Bugün gelinen noktada 10 Ocak, yalnızca bir mücadele günüdür. Çünkü gazeteciler için ne bayram havası vardır ne de insanca çalışılabilecek bir çalışma ortamı. 1961’deki mücadele öncesi koşulların daha kötüsünü yaşıyoruz.
Gazeteciler arasındaki işsizlik oranı yüzde 20’nin üzerinde; gazetecilik fakültelerinden mezun olup iş bulamayan gençler bu orana dahil değil bile. Yalnızca 2025 yılı içerisinde; 50 gazetecinin çalıştığı Gazete Duvar ve 475 gazetecinin çalıştığı Ekol TV kapandı, yaklaşık 70 gazetecinin çalıştığı TELE1’e kayyım atandı ve onlarca gazeteci işsiz bırakıldı.
Ekonomik baskılar ve Basın İlan Kurumu’nun dayatmaları sonucu birleşmeye zorlanan ya da kapanan onlarca yerel gazete nedeniyle yüzlerce gazeteci daha işsiz kaldı.
2023 yılında ilan yayınlama hakkına sahip 855 gazete varken, bu sayı 2024’te 753’e, 2025’te ise 700’e düştü.
Çalışma koşulları her geçen gün daha da ağırlaşmakta. Ambalaj sanayi ile birlikte basın-yayın sektöründe çalışan 94 bin emekçinin yalnızca 12 bin 700’ü sendikalı. Bu sayının toplam çalışan sayısına oranı sadece yüzde 13 ve sendikalıların yarıdan fazlası kamu kurumlarında çalışmakta. Basın-yayın sektörü, sendikasız çalışmanın en yaygın olduğu alanların başında geliyor. İşsizliğin ve güvencesizliğin arttığı sektörde, düşük ücret dayatmaları ve hak gaspları gazetecileri açlık sınırında yaşamaya zorluyor. Gazeteci yoksulluğu yerelden ulusala hızla yayılıyor.
Kirasını, faturalarını, çocuklarının eğitim ve sağlık giderlerini düşünmek zorunda bırakılan gazeteciler, bir 10 Ocak’a daha bu koşullarda girmekte.
10 Ocak’a gerçek anlamıyla Çalışan Gazeteciler Günü diyebilmek için cezaevlerindeki meslektaşlarımızın görevlerinin başında olması gerekir. Gazetecilerin gözaltına alınmadığı, yargılanmadığı, yurtdışına çıkış yasaklarıyla karakollarda imza vermeye zorlanmadığı bir ülkede yaşamak gerekir. Haberin peşinde koşamayan, evinden, kentinden ya da ülkesinden çıkamayan gazeteciler için 10 Ocak nasıl bir bayram olabilir?
Son bir yılda yaklaşık 300 gazetecinin mahkeme salonlarında “Ben sadece haber yaptım” diyerek kendini savunmak zorunda bırakıldığı; tehditlerin ve fiziki saldırıların sıradanlaştığı bir ortamda, 10 Ocak ancak bir mücadele günüdür.
65 yıl önceki koşullara geri dönüldüğü açıktır. Bu tabloyu değiştirecek yol da 65 yıl önce izlenen yoldur: Örgütlü mücadele ve dayanışma kararlılığı… O gün sendika çatısı altında birleşen gazeteciler nasıl insanca çalışma koşulları için mücadele ettiyse, bugün de yapılması gereken aynısıdır.
Birlikte güçlü olduğumuzu unutmadan;
10 Ocak’ı yeniden bayram yapmak için,
haydi sendikaya, haydi mücadeleye!
Türkiye Gazeteciler Sendikası







